Ana Sayfa Basından GİTME DÖNMEZSİN / AFRODİSİAS SANAT DERGİSİ / AHMET GÜNBAŞ / (EYLÜL 2011)

GİTME DÖNMEZSİN / AFRODİSİAS SANAT DERGİSİ / AHMET GÜNBAŞ / (EYLÜL 2011)

0 1044

“GİTME DÖNMEZSİN”, DEMEDİM Mİ?

Ahmet GÜNBAŞ

Kimi zaman acılar gelir bizi bulur, kimi zaman da acılara doğru hareket ederiz. Tıpkı Mavisel Yener’in “Gitme Dönmezsin” *öyküler toplamında olduğu gibi, nice gizli sesin engellemesi kâr etmez o hüzün yolculuğuna çıkmamıza. Dönüşsüzlük bir yazgıdır alnımızda sanki. Şu var ki acının ekseninde gelişir tüm olaylar. Hem de tam ortamızdan hışımla geçerek kapar elimizdeki son mutluluk kırıntısını. Hiçbir şey eskisi gibi değildir artık. Geride tam bir enkaz sessizliği egemendir. Yıkımın şiddetini anımsadıkça kanama sürer.

Yener,  böyle bir kanamadan haberdar ediyor okuru. Daha doğrusu kanamalardan… Gidip de dönmeyenlerin çetelesini tutan yüreklerin dayanılmaz burukluğuyla… Gidenlerse, derin çizgileriyle duyuruyor vazgeçilmezliklerini. Kanamalı on dört öykü çınlayıp duruyor belleklerde.

Kıyım kıyım acıların neresinden girip neresinden çıksak, sonuç değişmiyor! Pamuk helva şekeri türüyle kalan uçarı sevinçlerin yanında yaşanmamışlığı öne çıkaran özlemlerin uğultusuyla çalkalanıyoruz biteviye.

Şimdi kalkıp acıların coğrafyasını sormayın bana! Suların, sınırların öte yakasına uzanır çığlık atlasımız. Gözlemlenen ya da duyumsanan izlerin seyrine empatiyle bakarsanız, insani özün derinliklerinden yükselen çığlıklarla varırsınız varacağınız yere. Bu bağlamda öyküleri sıraya koymanın anlamı yok. Gitmelerin seyrine göre çıkarsamalarda bulunabiliriz pekâla.  Örneğin “Arap Araba Benzer” öyküsü, bildik bir gazete haberinden alıyor konusunu. Hani televizyonlardan zaplayıp geçtiğimiz cılkı çıkmış bir haber başlığı bu. Yani çoklarınca öyle:

“Kaçak göçmenler Ege Denizi’nde boğuldu.”

Boğulanlar kim mi? Öncelikle ‘biz’  değiliz, başkaları. ( Derin bir “Ohhh!” çekmeliyiz burada, öyle değil mi ) Onlar, İzmir’in Eşrefpaşa mahallesinin metruk evlerini mekân tutmuş Sudanlı/Somalili yoksul Araplar. Her zamanki kaçak göçlerin sahipleri yani!.. Amaçları, gizliden Ege’den Avrupa’ya sıçramak… Artık olağanlanmış yaşam tarzıyla kaçak ölümleri de kanıksanır hale gelmiş. Mahallenin yeni sakinlerinin trajedisi bir gün manşetlere düşünce, haberin fotoğrafını inceleyen evin kızı Halide, annesine seslenir:

“Anne, bir bak, bunlar geçende buraya gelenler değil mi, bak işte… O adamlar işte… Yemin ederim onlar!”

Annesi yan gözle baktı, ses tonu umursamazdı:

“Arap Araba benzer, değildir onlar. Hadi, çabuk ayıkla şu arakayı…” (s:96)

Bu umursamazlık nedense tüm öykülerin sonunu belirliyor. Yani birileri aşkınlaşmak isterken, bir diğeri onu dizginliyor; sıradanlığı, alışılmışlığı üsteliyor. Sözüm ona tüm ışıkları birden sündürüveriyor. Dedik ki ya acının coğrafyası yok diye! Suyun öte yanını aşkla boyayan Elya  da böyle bir öykü! Hem her satırından şiir akıyor. Ipıslak duygular kıyıları ayaklandıran cinsten… Oradaki adam sımsıcak duygularla kıvranırken, kadın adeta onu dizginlenmenin hesaplarını yapmaktadır. Ayrılığın bileti kesilmiştir çoktan. Öyle ki adamın, zeytinleri yakamozları peşine takıp söylenceleri ayağa kaldırarak ululaştırdığı aşk güzellemesine kadın verdiği yanıt hayli ilginçtir:

“Sabahın köründe anlaşılmaz şeyler söylüyorsun. Ne zeytini Zaten az uyudum. Bırak da şu güzel gecenin sabah sofrasında ağız tadıyla oturalım! Yarın Türkiye’ye dönüyorum, boş ver bunları!” (s:91)

Karşılığı aşkı boşlamakla eşittir bunun. Gidip de dönmemek her şeyin sonunu hazırlar. Ara sıra roller değişse de sonuç değişmez. Gitmelerden gitmek beğeniriz her zaman. Örneğin, Aristo Niyazi öyküsünde, aşkının ardından İzmirlere kaçan, “ceviz içi saçları beline kadar dökülen” Behramkaleli Hicran, yanlışı her neyse, psikopat âşığının bıçak darbeleriyle öleceğini hiç düşünmemiştir. Ancak Hicran’ın izlerini koklayarak Behramkale’ye giden Aristo Niyazi’nin mahpushane arkadaşı Osman’ın, Behramkale’de ot satıcısı yaşlı nineyle karşılaşana değin!.. Güya yaşlı nine o korkuyu çekmiş olmalıdır. Yine de yoklar Osman’ın ağzını, Hicran’ın mutlu olmasını dileyerek selamlar gönderir. Ama kuşkularını da eklemekten geri kalmaz:

“ Olur ya, Hicran’ı İzmir’de bulursan, bir haber götür oğul, gelip bir görsün anasını! Çocuğu doğurduysa getirsin buralara! GİTME DÖNMEZSİN diyenlere inat, gelsin.” (s:69)

Gitmeler bazen gecikmeli hesaplaşmalarla doludur. Nasılsa dönüş yolları kapalıdır artık. Yaşamın delişmen çağları çiğnenip geçilmiş, en güzel duygular meyvesini vermeden çürütülmüştür. Zoraki evlendirilip koca dayağına uğrayan Zeytin Kadın da böyle bir hesaplaşma içersindedir. Gerçi o şiddetten mamul kaba saba adamdan sıyırmıştır yakasını ama tinselliğindeki ağrılar sona ermemiştir. Kız birkaç kez engel olsa da gün gelir gitmelere son noktayı koyar:

“Ömür boyu isyandaki o beden, ertesi sabah doğmadan, zeytin ağacına eklenmiş bulundu. Sonsuza sığınmıştı Zeytin Kadın.” (s:59)

İntihara eşitlenen gitmelerin dönüşsüzlüğünü anlamak için El’deki bombacı kızın öykünü de eklemeliyiz dağarcığımıza. Onu elinden ameliyat eden yontucu bir doktorun portesiyle iç içe sürdürülen öyküde, bombacı kızın parçalanan cesediyle birlikte yontunun da pimi çekilir sanki! Aslında kargışlanan, yoksul yaşamların izdüşümünde başkaldırıya dönüşen sevgisizlikten başka bir şey değildir. Sevgiye, paylaşıma, barışa, dostluğa, kardeşliğe, dahası fırsat eşitliğine gecikilmiştir kısacası. Bunu, bombacı kızın mutsuz yaşam çizgilerinden daha iyi anlarız:

“Çelimsiz kızın gözleri başkaldırının izdüşümü gibiydi. İçlerinden keskin huylu acı geçti. Çocukken hiç gitmemişti lunaparka, mayın kusan toprakların kızıydı. Soluk soluğa kalarak hiç körebe oynamamıştı. Ama coplanıp yerlerde sürüklenirken soluksuz kaldığı çok olmuştu. Yüreğini yırtan bütün sevdalar darağacı kurmuştu belleğine.” (s:75)

Kavara’daki tüy hafifliği karşılaşma, geliştirilemeyen nice aşkları akla getirir. Son kertede bir şeyleri oluruna bırakmak gitmelere kapı açmak gibidir. Bu kez kusur, bir çiftten başlayarak herkesindir. Herkesin bakıp da görmediği, duyup da söyleyemediği, açıkça içe dönük dünyaların ağırlığı altında dokunamadığı ilişkilere getirir sözü. Gitmek, insanla sınırlı kalmaz; her şey biraz renginden özünden yitirir; yaşamın kımıltısı da bir kenara atılır. Birlikte işleriz o cinayeti farkına varmadan. Sonra da hayıflanır dururuz gitmelerin ardından. Can sıkı belirsizlik insanı yer bitirir:

“Kucaklaşan bakışlarımız öylesine uzadı ki  -ya da bana öyle geldi- aynaya bakıyor gibi oldum, yansımamı seyrettim. Dokunmak istedim, yapamadım. Düşlerim de usanmıştı benden, biliyordum. Biz kavaradaydık. Sevgimizi dilimize bile serpmeden, yavaşça soğusun, sapasağlam olsun diye bekletiyorduk orada.” (s:86)

Yener, Derin Yırtmaç’ta (**) olduğu gibi kedili bir öykü kondurmuş araya. Anımsayan çıkar belki Kedi adlı kısacık öyküyü. Orada, terk eden erkeğinin ardından şöyle seslenir kadın, sözü kedilerin nankörlüğüne getirerek:

“Kedi sever gibi sevmemeliydik birbirimizi, beli… Ya da gideceğini bile bile sevmeliydik.” (s:61)

Belki de Gitme Dönmezsin’i esinleyen bu öyküdür. Ancak kedinin nankörlüğü  Yetke’de tersine çevrilmiş durumdadır. Evin kedisi, ayrılan çifte meydan okurcasına ölümcül bir yalnızlığı seçer. Karı kocanın ayrılığı, sevgi bütünlüğünü de parçalara ayırmıştır.

Mazara Mazara Gambate’da ise kanamalı bir seyir izler gitmek. Yoğun bakım seansında kopan kavgadan sonra herkes karakolluk olmuş, bir tek hasta yakını kalmamıştır ortada.

Gitmelere neden olan gerçeklik son derece can yakıcıdır. Gözlem gücü, en küçük sapmaları bile kaldırmaz. Yaşamı tüm katlanılmazlığı karşımızda buluruz. Çünkü direncimizin ve olasılık hesaplarımızın dışında üstümüze doğru gelen taşkın acılar vardır. Kaçış yollarımız tutulmuştur. Böylesi durumlarda acının tanığı olmak bile derin izler bırakır belleğimizde. Kale Apartmanı’ nın dingin ortamında, annesi tarafından genç kıza yapılan şu uyarı, kapılara dayanan korkuyu anlatması bakımından ilginçtir:

“Çabuk otur yerine. Pencere’den neyin geleceği belli olmaz. Kurşun adres sormaz. Allah korusun.” (s:11)

Genç kız ne denli gözlerini kapatsa, yıllar sonra kurşun sesleriyle çınlar kulakları. Günün kan revan özetinde, anneyle babanın fısıldaştığı bir baskın gizlidir.  “Abinin sesi… Silah sesleri… Doyasıya havlayan aç köpekler… Sessizlik… Kapı zili…” (s:13) kareleriyle örülüdür genç kızın içsel çığlıkları! Bir tek Hristallu  Teyze’nin yakınması duyulur “Gitti fidanlar gittiiiii..” (s:13) dövünmesiyle. (Bu öykü, oyuncu Nurgul Yeşilçay’ın bir anısı anısını çağrıştırdı bende: Polisler,  içinde birkaç öğrencinin kaldığı Yeşilçay’lara ait olan gecekonduyu basıp potansiyel suçluları silahla tararlar. Yeşilçay ailesi öğle yemeğindedir o sıra. Bir an her şeye kulak kesilseler de olup bitenlere anlam veremezler. Sonrası çocukça bir itiraf: “Patates yemeğe devam ettik,” diyor Yeşilçay)

Gidip de dönmemenin ‘sosyal bir yara’  gibi yansıdığı Grizu, Ocakçı Gözleri, Livera, Arın adlı maden öyküleri dizisi, aklımızı başımızdan alacak niteliktedir. Bu kez tetiği çeken eller göçükleri doğuran ihmal ve kusuru doğuranlara aittir. Artık olağan hale gelen grizulu ölümlerin seyri şöyle anlatılır:

“Ocaktaki kömür, madencilerden daha önemliydi! Onlar ölebilirdi ama kömürler yanmamalıydı!

O akşam kuyular betonla kapatıldı. Ocakların havayla ilişkisini kestiler.”  (s:19)

Yener’in kömür madeni işletimiyle ilgili derin okumalardan geçtiği anlaşılıyor. Özellikle Arın’da altyapısı sağlam bir öykü çıkıyor karşımıza:

“Arın, kömür damarının tam ucudur. Madencinin damarla yüz yüze geldiği, yüzünden terlerin şıp şıp damladığı o basık, iki büklüm, kendi içine gömüldüğü yer. Burada basınç öylesine yoğundur ki domuzdamının çatırtısı duyulur.” (s:43)

Madencinin günlük yaşamından yansıyan tedirginlik de çocuğunun ağzından şöyle anlatılır:

“Konuşuyoruz ya hayatım… Babam işten dönünce, ‘yaşıyor’ diye sevinirdi ev halkı. Her gün yüreğimizin ortasında keskin, acıtıcı bir özlemle beklerdik onu. Ya göçük olduysa, ya babam dönmezse…” (s:45)

Gitmelerin belirsizliğe gömüldüğü durumların da göçükten farkı yoktur. Leon Four’un maden mühendisi Conte Vitalis’le Zahide’nin parçalanan birlikteliklerini konu edinen Livera öyküsü gibi… Gizli aşkın utanç dolu (!) faturası büyük olasılıkla Zahide’nin üstüne yıkılmıştır.

Yener, bir madenin içine nasıl inerse, insanın içine de öyle iner. Dağın hem ardını, hem içini yoklayan bir empati vardır onda. Öyküyü inandırıcı kılan dil sıcaklığına uygun anlatım tarzları geliştirir. Örneğin İzmir’in Kadifekale’sinde yoksul insanların yaşam kesitleri bir falcı ağzıyla verilir. Ancak biz sıradan bir falcıyla karşılaştığımızı sanırken, iç göç rüzgârıyla gelip kentin yamacında tutunmaya çalışan o küçük insanların iç dünyalarını ayrıntısıyla anlatan bilge bir tanıkla karşı karşıya kalırız. Yazarın, çocuk edebiyatıyla ilişkili masalsı dili, öyküyü de her türlü çekip çevirir. Empati çanları çok kolludur. Anında silkelenir, kendimize geliriz. Özü, Melih Cevdet Anday’ın Telgrafhane şiirini andırır. Masalsı dilin çekiciliğinden öykü gerçekliğine geçmek için fazla beklemeyiz:

“Ona daha da sokulacaksın, ‘Bunca insan burada iç çekerken bu kent nasıl uyuyabiliyor sence?”’ diye soracaksın.” (s:49)

Sorumuzu , “surların dibindeki tekinsiz adam” yanıtlar mahalle sakinleri adına:

“Bitpazarından alınmış bizim hayat abi… Ya sen nerden aldın? Abi, ben asla vurmamışımdır bir adamı arkadan ve düşürmemişimdir pusuya bir yüreği! Bir bıçak kavgasının ortasında kaldı mı korkak tavuk gibi kaçanlardan değiliz! Sen bizim hamalleden baktın mı hiç hayat abi? Sen buradan bak hayata, anlayacaksın o zaman… O yüzden mi getirdin yengeyi buraya abi? Abi, at bi sigara parası da…” diyecek.” (s:51)

Yener, öyküleri şiiriyle birlikte sürüklüyor. Yalın ve dönüşümlü imgelerle… Böylece sıçrayarak sıradan gerçekliğin dışına çıkan dil, akıcılığı güçlendirdiği gibi taze ve diri kalıyor. Özellikle kısa öykü gerçekliğini en kısa yoldan köpüklü bir dil bu. Örnek vermek gerekirse:

“Günün en dikenli saati” (s:10)
“Ay ışığı kefen gibi örtmüştü her şeyi” (s:17)
“Denizin dibine kazılmış bir kuyudaydı şimdi Zeytin Kadın.”  (s:56)
“Bir zamanlar gül satan küçük kız şimdi sokakları güllerin rengine boyayacaktı”  (s:75)
“Orhan, su gibi aktı Kestelli yokuşundan” (s:79)
“Adamın içindeki minik güvercin üşüyordu.” (s:89)
Şiir dilini – abartısı alınmış-  masal diliyle karıştıran üslubun güzelliği de gözden kaçmıyor:
“Sonunda, ay ışığı adamın sorularına dayanamadı, ceylan sekişleriyle yanıtladı onu. Saçlarına dolandı; alnında yüzünde gezinde; bakışlarına sataştı, doldu ruhuna. Adam ısınır gibi oldu.” (s:89)

Sonuçta Gitme Dönmezsin’de yer alan on dört öyküde,  yaşamın içinden süzülen acılı karakterlerle tanışıyoruz. Sokaktaki solgun bir rastlantıdan çığlığı içe dönük bir gazete haberine değin, umursamaz adımlarla geçtiğimiz nice çatlağın ürünü olarak…

Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Bu acı sağanağından fışkıran bir yapıtın kapağına ‘gençlik öyküleri’ ibaresini düşmek hayli şaşırtıcı ve yersiz geldi bana. Basbayağı öykü bunlar! Bilinen deyimle söylersek, yediden yetmişe herkesi ilgilendiren külrengi öyküler. Hele her öykü arasında kulaklara üflenen, telaşı yüzüne vuran o anaç ses pek genç sayılmaz:

“Gitme dönmezsin!”

Gitme Dönmezsin – Mavisel Yener, Bilgi Yayınevi, 1.basım, Mart 2011
** Derin Yırtmaç – Mavisel Yener, Bilgi Yayınevi, 1.basım, Ağustos 2004
(Afrodisyas Sanat, Eylül-Ekim 2011, sayı:29)

YORUM YOK

Bir Yorum Bırak

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.